Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke’de imzalandığı açıklanan ortak savunma anlaşması, daha imzaların mürekkebi kurumadan uluslararası basının en çok tartıştığı güvenlik başlıklarından biri haline geldi. Üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının tüm taraflara yapılmış kabul edilmesini öngören düzenleme, askeri kapasitesi son derece güçlü üç ülkeyi aynı güvenlik şemsiyesi altında buluşturması nedeniyle dikkat çekiyor. Ancak anlaşmanın hangi saldırı durumlarında devreye gireceği, tarafların birbirlerine ne ölçüde askerî destek sağlayacağı ve özellikle Yemen gibi sıcak çatışma alanlarında nasıl uygulanacağı henüz net değil.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif tarafından imzalanan anlaşma, ilk bakışta klasik bir savunma işbirliğinin çok daha ötesine geçiyor. Çünkü anlaşmanın temel mantığı, taraflardan birine yapılan saldırının diğer ikisine de yapılmış sayılması üzerine kuruluyor. Bu yönüyle uluslararası basında NATO’nun kolektif savunma anlayışına benzetilen pakt, Ortadoğu ve Güney Asya’daki güvenlik dengelerini doğrudan etkileyebilecek yeni bir yapı olarak değerlendiriliyor.
Fakat en büyük soru tam da burada başlıyor: Bir ülkeye saldırı olduğunda diğer iki ülke gerçekten savaşa girmek zorunda kalacak mı?
Anlaşmaya ilişkin ortak açıklamada bu sorunun cevabı ayrıntılı biçimde verilmiş değil. Asker gönderme, hava harekâtına katılma, donanma unsurlarının kullanılması, istihbarat paylaşımı veya lojistik destek gibi başlıklarda tarafların hangi somut yükümlülükleri üstleneceği henüz kamuoyuna açıklanmış değil. Bu belirsizlik nedeniyle dünya basını anlaşmanın ilk ciddi sınavının Yemen’de yaşanabileceği görüşünde.
İngiliz The Guardian gazetesi anlaşmayı doğrudan “NATO tarzı savunma paktı” olarak yorumlarken, özellikle Suudi Arabistan ile Husiler arasında yeniden tırmanan gerilime dikkat çekti. Yemen’deki çatışmaların son haftalarda sertleşmesi ve Suudi Arabistan’a yönelik saldırıların yeniden gündeme gelmesi, Riyad’ın daha kapsamlı bir askerî harekâta yönelip yönelmeyeceği sorusunu öne çıkardı. Böyle bir durumda Türkiye ile Pakistan’ın yeni anlaşma kapsamında ne yapacağı, paktın kağıt üzerindeki hükümlerinin gerçek hayatta nasıl işleyeceğini gösterecek ilk büyük test olabilir.
Financial Times’ın değerlendirmesi ise daha ileri bir ihtimali gündeme taşıyor. Gazeteye konuşan kaynaklar, Suudi Arabistan’ın Husilere karşı daha geniş çaplı askerî faaliyetlere hazırlanması halinde Türkiye ve Pakistan’ın farklı düzeylerde bu operasyonlara dahil olabileceğini öne sürdü. Özellikle Türkiye’nin güçlü deniz unsurları ve gelişmiş savunma sanayisi bu noktada dikkat çekiyor. Ancak bunun otomatik bir askerî katılım anlamına gelip gelmediği henüz bilinmiyor.
Paktın dikkat çekici taraflarından biri de üç ülkenin sahip olduğu farklı güç unsurlarını aynı masada buluşturması. Suudi Arabistan büyük mali kaynaklara ve enerji gücüne sahip. Türkiye NATO içinde önemli bir askerî kapasiteye, gelişmiş insansız hava araçlarına, savaş gemilerine ve hızla büyüyen savunma sanayisine sahip. Pakistan ise büyük bir orduya sahip olmasının yanı sıra nükleer silah kapasitesi bulunan tek Müslüman ülke konumunda. Bu üç unsur bir araya geldiğinde ortaya yalnızca diplomatik değil, ciddi bir askerî ve stratejik ağırlık çıkıyor.
BBC’nin gündeme getirdiği sorular ise anlaşmanın ne kadar karmaşık sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor. Örneğin Suudi Arabistan ile Husiler arasında yeniden büyük ölçekli savaş başlarsa, Türkiye anlaşma nedeniyle Yemen’de bir operasyona katılmak zorunda mı kalacak? Ya da Pakistan ile Hindistan arasında yeni bir silahlı çatışma çıkarsa, Suudi Arabistan ve Türkiye Pakistan’ın yanında doğrudan askerî pozisyon almak zorunda mı olacak?
İşte anlaşmanın kaderini belirleyecek asıl mesele bu soruların cevabında yatıyor.
Çünkü “bir ülkeye saldırı hepimize yapılmış sayılır” ifadesi siyasi olarak son derece güçlü bir mesaj olsa da bunun askerî uygulaması çok daha karmaşık. Her saldırının niteliği aynı değil. Terör saldırısı, sınır çatışması, insansız hava aracı saldırısı, füze saldırısı veya kapsamlı bir işgal girişimi karşısında tarafların aynı şekilde hareket edip etmeyeceği açıklığa kavuşmuş değil.
Reuters’ın değerlendirmesi ise yeni paktı daha geniş bir bölgesel dönüşümün parçası olarak görüyor. İran ve bölgedeki müttefikleriyle yaşanan gerilimler, Körfez ülkelerinin uzun yıllardır ABD’nin sağladığı güvenlik garantilerine bağımlı olması ve Washington’ın Ortadoğu’daki gelecekteki rolüne ilişkin belirsizlikler, bölge ülkelerini kendi güvenlik modellerini geliştirmeye yöneltiyor.
Bu açıdan Mekke’de kurulan üçlü yapı yalnızca bir savunma anlaşması değil; bölgesel güçlerin ABD veya başka büyük aktörlere tamamen bağımlı olmadan kendi caydırıcılık sistemlerini kurma arayışının işareti olarak da okunuyor.
Körfez cephesi ise anlaşmanın İran’a veya başka bir ülkeye karşı kurulmuş yeni bir askerî blok olarak değerlendirilmesini istemiyor. Suudi yetkililer, yapının mezhepsel bir ittifak olmadığını, temel amacın ortak savunma ve caydırıcılık kapasitesini artırmak olduğunu vurguluyor. Riyad ayrıca anlaşmanın Körfez ülkeleriyle, Arap dünyasıyla veya mevcut uluslararası ortaklarla yürütülen savunma ilişkilerinin yerine geçmeyeceği mesajını veriyor.
Ancak uluslararası politikada anlaşmalar yalnızca verilen mesajlarla değil, sahadaki gelişmelerle sınanıyor.
Ve bugün gözlerin çevrildiği yer Yemen.
Husilerin füze ve insansız hava aracı kapasitesi, Kızıldeniz’deki deniz trafiğini tehdit eden saldırılar ve Suudi Arabistan’ın güney sınırındaki güvenlik kaygıları, Riyad’ı yeniden daha sert bir askerî seçeneğe yöneltebilir. Eğer bu gerçekleşirse Mekke’de imzalanan ortak savunma anlaşmasının ilk defa somut biçimde nasıl yorumlanacağı ortaya çıkacak.
Türkiye açısından mesele özellikle hassas. Ankara bir taraftan NATO üyesi ve Batı savunma sisteminin parçası, diğer taraftan Suudi Arabistan ve Pakistan ile yeni bir kolektif savunma düzenlemesine giriyor. Bu durum Türkiye’yi aynı anda Avrupa, Ortadoğu ve Güney Asya güvenlik mimarilerinin kesişme noktasına taşıyabilir.
Pakistan açısından da tablo kolay değil. Hindistan ile yaşanabilecek herhangi bir yeni gerilimde Mekke anlaşmasının devreye sokulup sokulmayacağı, anlaşmanın gelecekteki en önemli tartışmalarından biri olabilir. Aynı şekilde Suudi Arabistan’ın Yemen veya başka bir bölgesel çatışmaya girmesi halinde Pakistan’ın ne ölçüde askerî destek sağlayacağı da belirsiz.
Bu nedenle Mekke Ortak Savunma Anlaşması şimdilik güçlü bir siyasi deklarasyon olsa da gerçek gücü kriz çıktığında belli olacak.
Üç ülkenin askerî planlama yapıları birbirine bağlanacak mı? Ortak komuta merkezi kurulacak mı? İstihbarat paylaşımı hangi seviyeye çıkarılacak? Ortak tatbikatlar artırılacak mı? Savunma sanayisinde ortak üretim projeleri başlayacak mı? Ve en önemlisi, taraflardan biri saldırıya uğradığında diğerleri gerçekten asker gönderecek mi?
Bu soruların cevapları verilmeden anlaşmanın gerçek kapsamını ölçmek kolay değil.
Ancak şimdiden ortaya çıkan tablo oldukça çarpıcı: Türkiye’nin askerî gücü, Pakistan’ın nükleer caydırıcılığı ve Suudi Arabistan’ın mali kapasitesi ilk kez bu kadar iddialı bir ortak savunma formülü altında yan yana geliyor.
Dünya basınının anlaşmayı yakından izlemesinin nedeni de tam olarak bu.
Mekke’de üç imza atıldı; fakat anlaşmanın gerçek anlamını belirleyecek olan imza töreni değil, yaşanacak ilk büyük kriz olacak.
Ve şu anda uluslararası basının sorduğu soru son derece net:
İlk alarm Yemen’den gelirse Türkiye ve Pakistan ne yapacak?