
Çerkes Soykırımı, 19. yüzyılda Çarlık Rusyası’nın Kafkasya’yı tamamen kontrol altına alma hedefi doğrultusunda, Çerkes halkına karşı yürüttüğü sistematik yok etme, sürgün ve etnik temizlik politikalarının ortak adıdır. Bu süreç, yalnızca askerî bir savaş değil; sivil nüfusu hedef alan planlı bir nüfus tasfiyesi olarak tarihe geçmiştir.
Rus-Çerkes Savaşı’nın temelleri 1763’te atıldı. Rus İmparatorluğu, Karadeniz’e inme ve sıcak denizlere ulaşma hedefi kapsamında Kafkasya’yı stratejik bir bölge olarak görüyordu. Çerkesya’nın Osmanlı Devleti ile kültürel ve dinî bağları, Müslüman Çerkeslerin Rus egemenliğine direnmesi ve bölgenin jeopolitik konumu, Rusya’nın baskı politikalarını sertleştirdi. Çerkesler teslim olmayı reddettikçe, Rus yönetimi toprakları değil, halkı ortadan kaldırmayı hedefleyen bir stratejiye yöneldi.
Rus ordusu, özellikle 18. yüzyılın sonlarından itibaren köy yakma, toplu infaz, aç bırakma ve zorla göç ettirme yöntemlerini sistematik hâle getirdi. Çerkes yerleşimleri basılıyor, evler ateşe veriliyor, direnmeyen siviller dahi öldürülüyor ya da yaşadıkları topraklardan sürülüyordu. Tarım alanları ve hayvanlar yok edilerek halkın yaşam kaynakları ortadan kaldırıldı. Bu yöntemle, Çerkeslerin hem fiziken hem de sosyal olarak varlığını sürdürmesi imkânsız hâle getirildi.
Dönemin Rus komutanlarından bazıları, uygulanan şiddeti açıkça savunuyordu. Köylerin tamamen yok edilmesi, kadın ve çocukların hedef alınması, hatta korku yaratmak amacıyla cesetlerin teşhir edilmesi, Rus ordusunun “terörle teslim alma” politikasının parçasıydı. Tarihsel tanıklıklar ve arşiv belgeleri, bu uygulamaların münferit değil, merkezî yönetim tarafından bilinen ve desteklenen bir yöntem olduğunu ortaya koyuyor.
1864 yılı, Çerkesler için kırılma noktası oldu. Savaşın fiilen sona ermesiyle birlikte Rus yönetimi, hayatta kalan Çerkes nüfusun büyük bölümünü anavatanlarından zorla çıkarmaya başladı. On binlerce insan Karadeniz kıyılarına sürüldü ve ilkel koşullarda gemilere bindirilerek Osmanlı topraklarına gönderildi. Bu yolculuklar sırasında açlık, hastalık, salgınlar ve deniz kazaları nedeniyle yüz binlerce insan hayatını kaybetti. Tanık anlatımlarında Karadeniz’in günlerce cesetlerle dolu olduğu, kıyılara vuran bedenlerin gömülemediği aktarılıyor.
Tarihçilerin büyük çoğunluğu, Çerkes nüfusunun %80 ila %97’sinin bu süreçten doğrudan etkilendiğini belirtiyor. Yaklaşık 600 bin ila 1,5 milyon insanın öldüğü, yüz binlercesinin ise sürgün sırasında yaşamını yitirdiği tahmin ediliyor. Hayatta kalanlar Osmanlı coğrafyasına dağıtıldı; bugünkü Türkiye, Ürdün, Suriye ve Balkanlar’daki Çerkes diasporası bu zorunlu sürgünün sonucunda oluştu.
Çerkes Soykırımı, günümüzde hâlâ uluslararası tanınma ve tarihî yüzleşme tartışmalarının merkezinde yer alıyor. Bazı ülkeler ve parlamentolar tarafından resmî olarak tanınmasına rağmen, Rusya Federasyonu olayları “gönüllü göç” olarak nitelendirerek soykırım tanımını reddediyor. Buna karşın Çerkes halkı ve diaspora, yaşananların planlı, sistematik ve devlet politikası hâline getirilmiş bir yok etme süreci olduğunu vurguluyor.
Her yıl 21 Mayıs, Çerkesler tarafından yas ve anma günü olarak kabul ediliyor. Bu tarih, yalnızca geçmişte yaşanan acıların hatırlanması değil; aynı zamanda adalet, tanınma ve tarihî hafıza talebinin sembolü olarak görülüyor. Çerkes Soykırımı, Kafkasya tarihinin değil, insanlık tarihinin en ağır trajedilerinden biri olarak hafızalardaki yerini koruyor.