Engelli Vatandaş Yıllardır Aynı Soruyu Soruyor: Hastalık Değişmiyor, Neden Sürekli Hak İspatlamak Zorunda?

Yayınlama: 07.08.2026 14:15

Türkiye’de engelli vatandaşların sağlık kurulu raporuna, sosyal yardıma, aylığa ve çeşitli haklara erişim süreci yıllardır değişen kanunlar, yönetmelikler, oran cetvelleri, sağlık kurulları, muhtaçlık kriterleri ve yeniden değerlendirmeler arasında şekilleniyor. Devlet bir taraftan “engelli bireylerin hayatını kolaylaştıracağız” derken diğer taraftan vatandaşın önüne her yeni düzenlemede başka bir prosedür, başka bir değerlendirme ve başka bir ispat yükü çıkabiliyor. Ortaya çıkan tablo ise özellikle ağır ve kalıcı engeli bulunan vatandaşların çok haklı bir soruyu sormasına yol açıyor: Bir insanın engeli ortadan kalkmamışsa, yıllar önce devletin kendi hastanesinden aldığı rapor elindeyse, neden aynı insan tekrar tekrar hastane koridorlarında engelli olduğunu kanıtlamak zorunda bırakılıyor?

2002’den sonraki döneme bakıldığında engellilik alanında çok sayıda düzenleme yapıldığı görülüyor. 2005 yılında 5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun yürürlüğe girdi, sonraki yıllarda sağlık kurulu raporlarının hangi şartlarda düzenleneceği yönetmeliklerle yeniden belirlendi. 2006 ve 2013 dönemlerinde engellilik oranının hesaplanmasından sağlık kurullarının yapısına kadar birçok alan düzenlenirken, 2019 yılında Erişkinler İçin Engellilik Değerlendirmesi Hakkında Yönetmelik ile sistem yeniden şekillendirildi. Kurullar genişletildi, muayene ve belge şartları ayrıntılandırıldı, rapor verme yetkisi bulunan sağlık kuruluşlarının çerçevesi daha belirgin hale getirildi. Kaynak çalışmada da 2019’a doğru rapor süreçlerinin daha formel ve sıkı bir yapıya geçtiği, belge ve tetkik kontrollerinin arttığı açıkça belirtiliyor.

Elbette standart getirilmesi yanlış değildir. Sahte raporun, hatalı değerlendirmenin veya hakkı olmadığı halde sistemden yararlanmanın önlenmesi devletin görevidir. Ancak denetim ile vatandaşın hayatını bürokratik sınava çevirmek arasında çok ince bir çizgi vardır. Engelli bir insanı sürekli şüpheli gibi değerlendiren, yıllardır var olan sağlık durumunu yeniden yeniden kanıtlamasını isteyen bir sistem sosyal devlet anlayışıyla bağdaşmaz. Bir insan kolunu, bacağını, görme yetisini ya da kalıcı biçimde kaybettiği başka bir fonksiyonunu her yönetmelik değiştiğinde yeniden mi kaybetmek zorundadır? Hastalık değişmiyorsa vatandaş neden değişen mevzuatın bedelini ödüyor?

2018 ve 2019’daki düzenlemeler bu konuda önemli bir güvence de getirdi. Sabit kalan engellilik durumlarında sürekli rapor, tedavi veya rehabilitasyonla değişme ihtimali bulunan durumlarda ise süreli rapor verilmesi esas kabul edildi. Bu yaklaşım kağıt üzerinde son derece doğru. Kalıcı engeli bulunan bir kişiyi belirli aralıklarla hastaneye çağırmanın anlamsızlığı nihayet mevzuatta da kabul edilmiş oldu. Ancak mesele yalnızca raporun üzerine “sürekli” yazılmasıyla bitmiyor. Kaynak araştırma, yeni bir engel ortaya çıkması veya engellilik durumunun değişmesi halinde yeniden değerlendirme yapılabildiğini, yenileme süreçlerinde tekrar muayene ve tetkik istenebildiğini, yetkili hastane şartının özellikle bazı bölgelerde vatandaş açısından güçlük oluşturabildiğini ortaya koyuyor.

Sorun tam da burada başlıyor. Ankara’da masa başında yazılan her yeni prosedürün karşılığında başka bir şehirde engelli vatandaş randevu arıyor, hastane dolaşıyor, branş branş muayene oluyor, tetkik yaptırıyor, sağlık kurulunun karşısına çıkıyor. Hareket etmekte zorlanan, yanında refakatçi olmadan hastaneye gidemeyen, kırsalda yaşayan veya maddi imkânı sınırlı olan bir insan açısından bu işlemler birkaç form doldurmaktan ibaret değildir. Bazen bütün gün hastane koridorlarında beklemek, başka şehre gitmek, araç bulmak, refakatçi ayarlamak ve yeniden yeniden aynı hastalığın belgelerini sunmak anlamına gelir. Sosyal devlet engelli vatandaşın yükünü azaltmak için vardır; onun önüne yeni yükler koymak için değil.

Engelli aylıkları konusunda da yıllar içerisinde önemli değişiklikler yaşandı. 2013 yılında 6495 sayılı Kanun ile 2022 sayılı Kanun kapsamındaki aylıklara ilişkin yapı yeniden düzenlendi; engellilik oranları, yardım kapsamı ve hak sahipliği üzerinde değişiklikler yapıldı. 2018 yılında ise 7143 sayılı Kanun ile aylıklarda kullanılan gösterge rakamları yükseltildi. Yani sistemin yalnızca hak daraltan tarafları olmadı; bazı dönemlerde ödeme tutarları artırıldı, sürekli rapor uygulaması güçlendirildi ve daha önce alınmış bazı raporların geçerliliğinin korunmasına yönelik hükümler getirildi.

Ancak bütün bu olumlu düzenlemeler, hakka erişim konusunda yaşanan temel problemi ortadan kaldırmıyor: Engelli vatandaş açısından mesele yalnızca aylığın miktarı değil, o aylığın yarın kesilip kesilmeyeceğini bilmeden yaşamak zorunda kalmaktır. Sosyal yardım alan bir insanın hayatını mevzuat değişikliğine, yeniden değerlendirmeye veya yeni gelir hesabına bağladığınız anda sürekli bir belirsizlik yaratmış olursunuz. Üstelik burada lüks tüketimden değil, çoğu zaman temel yaşam giderlerini karşılamaya çalışan insanların gelirinden söz ediyoruz.

Bu konuda en çarpıcı örneklerden biri Anayasa Mahkemesi’nin Devrim Alyüz kararıdır. Kaynak araştırmada aktarıldığı üzere Anayasa Mahkemesi, engelli aylığı alma şartlarının değiştirilmesinden sonra daha önce ödeme alan kişinin aylığının kesilmesini değerlendirirken, engelli kişi lehine alternatif bir tedbir sağlanmadan mevcut ödemenin kesilmesinin hak ihlaline yol açabileceğini ortaya koydu. Bunun anlamı son derece açıktır: Kanun koyucu istediği zaman kriter değiştirebilir ama devlet, yıllardır o gelirle yaşamını sürdüren engelli vatandaşa “şart değişti, artık sana para yok” deyip sırtını dönemez.

Asıl sorgulanması gereken de budur. Devletin kendi raporuyla engelli kabul ettiği, kendi kurumunun bağladığı aylığı yıllarca ödediği bir insanın hayat şartları bir gecede değişmiyorsa, mevzuat değişti diye onun hayatını altüst etmek nasıl sosyal politika olabilir? Vatandaş kanuna göre yaşamıyor; insan olarak yaşıyor. İlacını kanun maddesiyle almıyor, elektriğini yönetmelikle ödemiyor, market masrafını Resmî Gazete ile karşılamıyor. Sistemin merkezinde yönetmelik değil insan olmak zorunda.

Engellilik oranları ve sağlık kurulu sistemi de yıllardır vatandaşın en fazla tartıştığı alanlardan biri. Aynı hastalığa veya benzer fonksiyon kaybına ilişkin değerlendirmelerde farklı dönemlerde farklı sonuçlar alınabildiğine yönelik şikâyetler kamuoyunda sık sık gündeme geliyor. Kaynak araştırma özellikle 2019 sonrasında kurul yapısının genişletildiğini, en az yedi uzman hekimin değerlendirme sürecine dahil edildiğini ve kayıt sisteminin ayrıntılandırıldığını gösteriyor. Ama kurulun daha kalabalık olması otomatik olarak vatandaşın işinin kolaylaştığı anlamına gelmez. Vatandaşın ihtiyacı daha fazla imza değil, öngörülebilir ve adil bir sistemdir.

Bir insan bugün yüzde 50 engelli kabul edilip birkaç yıl sonra aynı hastalıkla daha düşük bir oranla karşılaşabiliyorsa bunun gerekçesi anlaşılır biçimde açıklanmalıdır. Sağlık durumu gerçekten iyileştiyse elbette oran değişebilir. Ama değişen hastalık değil de yalnızca cetvel, hesap yöntemi veya yönetmelikse devlet bunun doğuracağı hak kaybını ayrıca değerlendirmek zorundadır. Çünkü rapordaki birkaç puan yalnızca bir sayı değildir. Bazen aylık demektir. Bazen vergi indirimi demektir. Bazen ulaşım hakkı, istihdam hakkı veya başka bir sosyal destek anlamına gelir. Bir hekimin veya kurulun yazdığı oran vatandaşın hayatının tamamına dokunuyorsa o sistemin hata payı en aza indirilmek zorundadır.

Üstelik engelli vatandaşın üzerinde yalnızca sağlık kurulu baskısı da yok. Bazı sosyal yardımlarda gelir ve muhtaçlık kriterleri de devreye giriyor. Yani kişi yalnızca engelli olduğunu değil, yeterince yoksul olduğunu da kanıtlamak zorunda kalıyor. Sosyal yardımın gelir kriterine bağlanmasının kamu kaynaklarının doğru kullanılması açısından bir mantığı olabilir; ancak kriterler belirlenirken gerçek hayat dikkate alınmazsa sonuç adaletsizleşir. Aynı evde yaşayan insanların kağıt üzerindeki geliri, engelli bireyin yaptığı özel harcamaları, bakım ihtiyacını, ulaşım maliyetini, ilaç ve yardımcı cihaz giderlerini her zaman gerçeğe uygun biçimde yansıtmayabilir.

Engellilik politikası yalnızca “kim ne kadar aylık alacak?” hesabına indirgenemez. Engelli bireyin fazladan katlandığı yaşam maliyetini görmek gerekir. Sağlıklı bir insanın birkaç dakikada yaptığı işi engelli vatandaş için özel araç, refakatçi, yardımcı cihaz veya taksi gerektirebilir. Bu maliyetleri görmeden yalnızca hanedeki gelir rakamına bakıp “muhtaç değilsin” demek, hayatı Excel tablosundan yönetmeye benzer.

Daha sert söylemek gerekirse: Engelli vatandaş devletin tasarruf kalemi değildir.

Bütçe disiplini gerekçesiyle en kolay ulaşılabilecek kesim, hakkını aramakta en fazla zorlanan insanlar olmamalıdır. Kamu kaynaklarını korumanın yolu gerçekten ihtiyaç sahibi engellinin raporunu didik didik etmek değil, kötüye kullanımı doğru denetimle tespit etmektir. Sahte rapor varsa sahte raporu düzenleyenle mücadele edilir. Usulsüz ödeme varsa usulsüzlüğü yapan bulunur. Bunun faturası bütün engelli vatandaşlara çıkarılamaz.

Türkiye’nin artık şu temel ilkeyi kabul etmesi gerekiyor: Kalıcı engellilik kalıcı haktır. Bir kişinin tıbbi durumunda iyileşme ihtimali bulunmuyorsa devletin o vatandaşı sürekli yeniden değerlendirme korkusuyla yaşatmasının hiçbir makul açıklaması olamaz. Bir rapor sürekli ise haklara erişimde de mümkün olduğunca sürekli kabul edilmelidir. Kurumların kendi aralarında veri paylaşamamasının, farklı kurumların aynı vatandaştan tekrar tekrar belge istemesinin bedeli engelliye ödetilmemelidir.

Kaynak araştırmanın önerileri de açık: rapor yenileme süreçleri sadeleştirilmeli, kazanılmış hakların korunması güçlendirilmeli, başvurular e-Devlet üzerinden izlenebilir hale getirilmeli, engelli vatandaşların hangi hakka hangi koşulla sahip olduğuna ilişkin bilgi açık ve anlaşılır biçimde sunulmalı, uzman eksikliği nedeniyle ortaya çıkan gecikmeler azaltılmalı ve mevzuat değişikliklerinde mevcut hak sahipleri için geçiş güvenceleri oluşturulmalıdır.

Çünkü engelli vatandaşın devletten istediği ayrıcalık değildir. Devletin zaten tanıdığı hakka ulaşırken aşağılanmamak, yorulmamak, aylarca beklememek ve her mevzuat değişikliğinde “Acaba hakkım elimden alınacak mı?” korkusuyla yaşamamaktır.

Yirmi yılı aşkın sürede kanunlar değişti, yönetmelikler değişti, raporların adı değişti, kurullar değişti, formlar değişti, oran hesapları değişti. Değişmeyen tek şey ise engelli vatandaşın kendisini tekrar tekrar anlatmak zorunda kalması oldu.

Artık sistem vatandaşa şu soruyu sordurmamalı: “Ben engelli olduğumu daha kaç kere ispatlayacağım?” Asıl devletin kendisine sorması gereken soru budur: Bir insanın hayatını kolaylaştırmak için kurulmuş sosyal devlet düzeni, ne zaman o insanın aşması gereken bir bürokrasi duvarına dönüştü?