
Türkiye’de son yıllarda yabancı öğrencilere yönelik uygulanan geniş kontenjanlar ve kolaylaştırılmış kabul süreçleri, kamuoyunda giderek daha fazla tartışma yaratıyor. Afrika ve Asya ülkelerinden binlerce öğrenciye kapılarını açan Türkiye, eğitim alanında “misafirperver” bir tablo çizerken; aynı dönemde Türk öğrencilerin vize engelleri, denklik sorunları ve kota duvarlarıyla karşı karşıya kalması dikkat çekiyor.
Birçok gelişmiş ülke, kendi eğitim sistemini korumak adına vize süreçlerini zorlaştırıyor, yabancı öğrenci alımını sıkı kriterlere bağlıyor ve ulusal çıkarlarını ön planda tutuyor. Türk öğrenciler bu ülkelerde aylarca süren vize randevuları, ret kararları ve maddi teminat şartlarıyla mücadele ederken; Türkiye’de ise yabancı öğrenciler için daha esnek ve hızlı süreçler uygulanıyor.
Bu tablo, “eğitimde uluslararasılaşma” söylemiyle açıklansa da, uygulamanın planlama ve denge boyutu sorgulanıyor. Üniversitelerde artan yabancı öğrenci sayısının;
Eleştirilerin merkezinde ise net bir soru var:
Kendi öğrencisini yurtdışında ikinci plana iten ülkeler varken, Türkiye neden karşılıksız bir eğitim kapısı gibi davranıyor?
Uzmanlar, yabancı öğrenci politikasının tamamen reddedilmesi gerektiğini savunmuyor. Ancak mevcut uygulamanın; ülkenin insan kaynağı ihtiyacı, mezuniyet sonrası katkı, geri dönüş oranı ve akademik kalite gibi başlıklar üzerinden yeniden ele alınması gerektiğini vurguluyor. Aksi halde bu politikanın, uzun vadede Türkiye’nin kendi gençleri açısından fırsat eşitsizliği yaratabileceği uyarısı yapılıyor.
Bu tartışma, bir “yabancı düşmanlığı” meselesi değil; eğitimde öncelik ve strateji meselesi. Kamuoyunun beklentisi net: Türkiye, kapılarını açarken kendi öğrencisini geride bırakmayan, dengeli ve karşılıklı faydayı gözeten bir eğitim politikası ortaya koymalı.