
Gazze’de yaşananlar artık sadece bombardımanla açıklanabilecek bir vahşet değil. Kışın gelmesiyle birlikte tablo daha da karardı. Bombalardan sağ kurtulan siviller, bu kez soğuk, yağmur, çamur ve çadırlarda yaşanan su baskınlarıyla hayatta kalma mücadelesi veriyor. Bebekler ve çocuklar, derme çatma çadırlarda boğularak ya da donarak hayatını kaybediyor.
Uluslararası kamuoyunda soykırım suçlamalarıyla anılan İsrail’in sürdürdüğü ağır bombardıman ve kuşatma altında, Gazze’de barınma hakkı fiilen ortadan kaldırılmış durumda. Evleri yıkılan yüz binlerce insan, altyapısı olmayan alanlara sürülürken; yardım yollarının kapatılması, hastanelerin işlevsiz bırakılması ve temel ihtiyaçlara erişimin engellenmesi, kışı ölümcül bir silaha dönüştürüyor.
Şiddetli yağışlarla birlikte çadırlar sular altında kalıyor. Isınma imkânı yok, temiz su yok, sağlık hizmeti yok. Bu koşullarda yaşanan çocuk ölümleri “doğal afet” olarak geçiştirilemez. Bu ölümler, zorla yerinden etme, kuşatma ve sistematik yıkımın kaçınılmaz sonucu olarak değerlendiriliyor.
Dünya ise bu tabloyu izlemekle yetiniyor. Bombalar kadar öldürücü olan bir başka şey daha var: sessizlik. Kendini insan haklarının savunucusu olarak tanımlayan ülkeler, Gazze’de çadırlarda boğulan çocuklar karşısında etkili bir adım atmıyor. Bu suskunluk, zulmün sürmesine zemin hazırlıyor.
Gazze’de bugün bir çocuk, “bombayla ölmek mi, soğukta hayatta kalmaya çalışmak mı” gibi insanlık dışı bir kaderle baş başa bırakılmış durumda. Soykırımcı olarak nitelendirilen politikaların yarattığı bu ortamda, ölen yalnızca insanlar değil; hukuk, vicdan ve insanlık onuru da enkaz altında kalıyor.
Bu yaşananlar, tarihe yalnızca bir savaş olarak değil; göz göre göre gelen bir insanlık felaketi olarak yazılıyor. Ve bu felaket, sadece yapanların değil, görüp de susanların da sorumluluğunda.