
Son yıllarda Hazine’ye ait arsaların peş peşe satışa çıkarılması, kamuoyunda dikkat çekici bir tartışmayı alevlendirmiş durumda. Resmî açıklamalarda bu satışların “ekonomiye kazandırma”, “yatırım teşvik etme” veya “bütçe disiplini” gibi gerekçelerle yapıldığı belirtilse de, toplumda yükselen soru daha farklı: “Bu hızla yapılan satışlar, gelecek dönem yönetimlerine ne bırakacak?”
Birçok uzman ve yorumcu, devletin elindeki taşınmazların — özellikle büyükşehirlerdeki değerli parsellerin — kısa sürede elden çıkmasının, uzun vadeli kamu planlamasını ciddi biçimde daralttığını vurguluyor. Kamu taşınmazları, yalnızca ekonomik bir değer değil; gelecek yıllarda yapılacak sosyal projeler, yeşil alanlar, kamu hizmet tesisleri ve şehir planlaması için stratejik bir araç niteliği taşıyor.
Eleştirilerin ortak noktası şu: Kamu malı satıldığında geri alınamaz.
Bu nedenle, bugün yapılan satışlar, yarın göreve gelecek yöneticilerin alanını otomatik olarak sınırlar. Bu durum, ister istemez “kamu kaynaklarının zamanlaması ve öncelik sırası” konusunda sert bir sorgulama yaratıyor.
Tartışılan konu; herhangi bir yönetimi suçlamak değil, kamu varlıklarının kısa vadeli gelir uğruna uzun vadeli etkilerinin gölgelenmesi. Çünkü kamuoyunda hâkim olan endişeye göre, ekonomik sıkışıklığın baskısıyla hızlanan satış politikası, ileride göreve gelecek yönetimlerin elini zayıflatabilir, hareket alanını kısıtlayabilir ve kamusal projeleri daha maliyetli hâle getirebilir.
Bu nedenle eleştiriler giderek daha yüksek sesle dile getiriliyor:
“Eğer her şey satılırsa, yarının yöneticileri hangi kaynakla hizmet üretecek?”
Bugün yürütülen satış politikalarının gerçek etkisi, önümüzdeki yıllarda çok daha net görülecek. Ancak şimdiden geniş bir kesim, kamu taşınmazlarının “sonuçları iyi hesaplanmadan” elden çıkarılmasının, Türkiye’nin gelecekteki yönetim kapasitesini zayıflatabilecek bir tercih olduğunu düşünüyor. Tartışmanın merkezindeki temel soru ise hâlâ aynı:
“Geleceğe gerçekten ne bırakıyoruz?”