Marmara – İstanbul
İstanbul Havalimanı için yıllardır “dünyanın en pahalı havalimanı” ifadesi kullanılıyor. Ancak burada önce önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: İstanbul Havalimanı’nın dünyanın kesin olarak en pahalı havalimanı olduğu resmi ve karşılaştırılabilir Buna karşılık proje, mali büyüklüğü ve yolcuların karşılaştığı yüksek fiyatlar nedeniyle dünyanın en çok tartışılan havalimanlarından biri.
Asıl tartışma da tam burada başlıyor.
Devlet Hava Meydanları İşletmesi’nin resmi verilerine göre İstanbul Havalimanı projesinin yatırım bedeli 10 milyar 247 milyon euro. Bunun yanında 25 yıllık işletme süresi karşılığında devlete ödenecek kira bedeli 22 milyar 152 milyon euro + KDV olarak belirlendi. DHMİ, yatırım ve kira bedelinin toplamını KDV hariç 32 milyar 399 milyon euro olarak açıklıyor.
Rakamların büyüklüğü bile tek başına projenin neden yıllardır tartışıldığını anlatmaya yetiyor. Üstelik mesele yalnızca havalimanının kaç milyara mal olduğu değil. Mesele, bu dev yatırımın vatandaşın cebine ve kamu maliyesine nasıl yansıdığı. İstanbul Havalimanı’nın savunucuları, projenin kamu bütçesinden doğrudan yatırım yapılmadan gerçekleştirildiğini ve devletin kira geliri elde ettiğini vurguluyor. DHMİ de projeyi bu şekilde savunuyor.
Fakat eleştirilerin odağında başka bir soru var: Devlet doğrudan inşaat parasını ödemedi diye vatandaşın karşı karşıya kaldığı bütün maliyetler ortadan mı kalkıyor? Bu soruya yalnızca “devletin kasasından bir kuruş çıkmadı” cümlesiyle cevap vermek mümkün değil. Çünkü kamu-özel işbirliği projelerinde değerlendirilmesi gereken konu yalnızca başlangıç yatırımının kimin tarafından yapıldığı değil; sözleşmenin tamamı boyunca kamuya düşen gelirler, garantiler, işletme koşulları, finansman yapısı ve risklerin nasıl paylaştırıldığıdır.
İstanbul Havalimanı sözleşmesinde ayrıca belirli yolcu gelir garantileri de bulunuyor. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından 2018’de yapılan açıklamada, işletme döneminin ilk 12 yılıyla sınırlı olmak üzere 342 milyon euro dış hat yolcu geliri garantisinden söz edilmişti.
Dolayısıyla “devlet hiçbir risk üstlenmedi” şeklindeki son derece kesin ifadeler yerine, sözleşmenin bütün mali yükümlülükleri ve gerçekleşen ödemeleri üzerinden değerlendirme yapmak daha doğru.
İstanbul Havalimanı konusunda son yıllarda büyüyen başka bir tartışma daha var: fiyatlar. Havalimanındaki yiyecek, içecek ve bazı hizmetlerin fiyatları hem yerli hem yabancı yolcuların yoğun tepkisine neden oluyor. 2025’te yayımlanan bir değerlendirmede İstanbul Havalimanı, özellikle yiyecek ve içecek fiyatları bakımından dünyanın en pahalı havalimanlarından biri olarak gösterildi; örnek olarak bazı ürünlerin Avrupa’daki havalimanlarına kıyasla son derece yüksek fiyatlara satıldığı aktarıldı.
Yolcunun yaşadığı tablo basit:
Uçağa binmek için havalimanına gelen vatandaş, daha güvenlik noktasından kapıya kadar uzanan süreçte yüksek fiyatlarla karşılaşabiliyor. Bir şişe su, kahve, sandviç veya basit bir öğünün fiyatı, normal şehir fiyatlarının çok üzerine çıktığında ortaya doğal olarak şu soru çıkıyor:
Havalimanı neden vatandaşın mecbur kaldığı bir yerde bu kadar pahalı?
Çünkü havalimanında yolcunun alternatifi sınırlı. Terminalden çıkıp birkaç yüz metre ileride daha uygun fiyatlı bir işletme bulma şansı yok. Özellikle aktarmalı yolcular ve uzun süre havalimanında bekleyen insanlar, terminal içerisindeki işletmelere mahkûm kalabiliyor. Bu nedenle fiyat tartışması yalnızca “kahve pahalı” tartışması değildir. Burada rekabet, işletme koşulları ve yolcunun tüketici olarak korunması meselesi de gündeme geliyor.
İstanbul Havalimanı’nın çok büyük bir havacılık merkezi olduğu tartışmasız. Havalimanı 2025 itibarıyla üç bağımsız pistle aynı anda operasyon yapabilme kabiliyetine ulaştı ve tam kapasite hedefinde 200 milyon yolcuya kadar çıkabilecek şekilde tasarlandı.
Ancak büyüklük, otomatik olarak ekonomik verimlilik anlamına gelmez. Bir projenin gerçekten başarılı olup olmadığını anlamak için sadece kaç metrekare olduğu, kaç pistinin bulunduğu veya kaç yolcu ağırladığına bakmak yetmez.